Neden Bir Uyum Programına Sahip Olmalıyız?

Yolsuzluk Kavramı Üzerine

Türk Dil Kurumu, yolsuzluk kavramını “Bir görevi, bir yetkiyi kötüye kullanma, yolsuz olma durumu, parasızlık” şeklinde tanımlamıştır. Ancak dünya genelindeki kullanımlara baktığımızda yolsuzluk, tek bir suç tipini değil başta rüşvet suçu olmak üzere birçok farklı suçu barındıran bir kategori olarak karşımıza çıkmaktadır.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı; kamunun güç, görev ve yetkisinin kötüye kullanılmasının rüşvet, irtikap, kayırmacılık, sahtekarlık ve zimmet yoluyla özel çıkar elde etmek amacıyla kullanmasını yolsuzluk olarak tanımlayarak daha geniş bir çerçeve çizmektedir.

Bu tanımlamalar ışığında bir eylemin yolsuzluk kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği de önem kazanmaktadır; zira iş süreçlerinin herhangi bir aşamasında yolsuz eylemler karşımıza çıkabilecek ve buna yönelik bir önlem alınmaması durumunda çeşitli yaptırımlar söz konusu olabilecektir.

Küresel Anlamda Yolsuzluk Değerlendirmesi

Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün (Transparency International) her sene yayımladığı Yolsuzluk Algı Endeksi’nin 2021 yılı sonuçları incelendiğinde Türkiye, 2020’deki yerinden 10 basamak gerileyerek 38 puan almış ve 180 ülke/bölge arasından 96. sırada yer almıştır. [1]

Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (“GRECO”) Yıllık Durum Raporu’na göre 2019 yılında Türkiye, “milletvekilleri, hâkim ve savcılarla ilgili yolsuzluğun önlenmesi" başlıklı dördüncü tur faaliyetlerine yönelik GRECO tarafından yapılan 31 tavsiyenin %74,2’sini yerine getirmedi, %19,4’ünü kısmen yerine getirdi, %6,5’ini ise tamamen uyguladı.[2]

Mali Eylem Görev Gücü (“FATF”), kara paranın aklanmasının ve terörizmin finansmanının engellenmesi amacıyla G-7 ülkelerinin olduğu hükümetler arası bağımsız bir organizasyondur ve Türkiye 39 üyeden biridir. 2021 yılının son aylarında FATF, Türkiye’nin kara para aklama ve terörizmin finansmanı ile mücadele konusunda yetersiz kalması sebebiyle Türkiye’yi gri listeye aldı ve 2022 yılı itibari ile de halen gri listede bulunmaktadır. Ekonomi eski bakanı Ufuk Söylemez bu durumun Türkiye için itibar kaybı yarattığını belirtmiştir.[3]

IMF’nin yaptığı bir çalışmanın[4] sonuçlarına göre FATF’ın gri listeye aldığı ülkeler, GSYİH’nın %7,6’sı oranında sermaye girişlerinde azalma ile karşı karşıya kalmaktadır. Aynı çalışma ek olarak doğrudan yabancı yatırımların %3, portföy girişlerinin %2,9 ve diğer yatırımların ise %3,6 oranında azaldığını göstermektedir.

Bahsedilen raporlar ışığında, yolsuzluk algılarını ölçen endekslerin sonuçlarının, özellikle uluslararası iş faaliyeti bulunan Türk şirketler için önem arz ettiği söylenebilecektir. Bu endeksler; ekonomik istikrarın bozulması, serbest piyasanın zayıflaması, demokrasi ve adil yargıya güvenin azalması, toplumsal değerlerin yozlaşması gibi genel sonuçlara ek olarak şirketler açısından yatırımcı algılarının zarar görmesi nedeniyle yatırımların azalması ve uzun soruşturmalar ile maddi ve manevi kayıpların yaşanması gibi sonuçlar ortaya koymaktadır. Yolsuzluğun yaygın olduğu, bu tarz eylemlerin etkili bir şekilde cezalandırılmadığı ülkelerde şeffaflığın ve hesap verebilirliğin azaldığı görülmekte; bu nedenle uluslararası kamuoyunda güvenilirlik azalmaktadır.

Yolsuzluk Risklerinin Önlen(e)memesi Durumunda Şirketlerin Karşılaşabileceği Sorunlar

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, yolsuzluk nedeniyle her yıl küresel GSYİH’nın en az %5’i oranında kazancın kaybedildiğini ve Dünya Bankası verilerine göre 1 trilyon dolardan fazla rüşvet verildiğini belirtmektedir.[5] Türkiye’nin küresel çapta yolsuzlukla mücadelede yetersiz algılanması, Türk şirketler için büyük bir sorun teşkil etmektedir. Şirketlerin güvenilir iş ortakları olarak algılanabilmesi; yerel, uluslararası ve uluslararası etkiyi haiz hukuk kurallarına uygun davranmasına bağlıdır ve iş ilişkilerinde de buna yönelik taahhütlerde bulunulması sorunlarla başa çıkmak için ilk adımdır.

Başta Amerika’nın FCPA, Birleşik Krallık’ın Bribery Act ve Fransa’nın Sapin II kanunları olmak üzere küresel çapta yolsuzlukla mücadele için etkili hukuki araçlar geliştirilmiş ve kapsamları geniş tutularak yolsuzlukların önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Bu kanunların göze çarpan en önemli özelliği, ulusal kanunlar olsalar bile sınır ötesi etkiler barındırmasıdır. Kapsam ve yaptırım olarak en geniş etki alanına sahip olan FCPA’ye aykırı davranmanın sonucunda milyarlarca dolar ödeme yapılmış ve birçok şirket maddi zarar görmüştür. FCPA; ABD’ye ihraç yapan, ABD’de iştirakleri bulunan ve/veya Amerikan şirketlerin iştiraki olan tüm şirketlerin yanı sıra ABD sınırları içinde yolsuz ödemeyi destekleyen bir eylem gerçekleştiğinde, ABD bağlantısından bağımsız olarak herhangi bir şirket için de geçerli olacaktır. FCPA örnek alınarak oluşturulan Fransa’nın Sapin II kanunu da Fransa’da faaliyet gösteren, ana merkezi Fransa’da bulunan bir şirketler grubu içerisinde yer alan şirketler kapsamında uygulanacaktır. Adı geçen aktörlere Sapin II, davranış kodu, bildirim hatları, risk haritasının çıkarılması, iç kontroller ve işi dolayısıyla yolsuzluk faaliyeti ile karşılaşma riski bulunan çalışanlara eğitim verilmesi de dahil olmak üzere uyum programı oluşturma zorunluluğu getirmektedir.

Bribery Act ise yolsuzlukla mücadele için 6 temel ilke[6] belirlemiştir: uygun prosedürler, üst düzey taahhüt, risk analizi, özenli inceleme, iletişim ve eğitim, inceleme ve değerlendirme. Bu prensiplerin uygulanamaması durumunda şirketlerin yolsuzluğa açık hale geldikleri ve bunun sonucunda yasal, operasyonel ve itibari risklerle karşılaşabilecekleri dolayısıyla sorumluluklarının doğabileceği söylenebilecektir.

Kanunların kapsamının sadece o ülkelerde şirketlerle sınırlı olmaması nedeniyle Türk şirketlerinin de bu kanunlarda öngörülen yükümlülükleri yerine getirmesi ve herhangi bir uyumsuzluk halinde sorumluluk alması gerekmektedir. Örneğin FCPA’de kanunun bilinmemesi bir mazeret olarak görülmemekte ve gerçek kişiler ile tüzel kişiler herhangi bir ihlal durumundan sorumlu tutulabilmektedir. FCPA çerçevesinde üst kademenin yolsuzluğa karışması, suistimal sonucunda önemli bir kazancın sağlanması ve suçun tekrarlanması ağırlaştırıcı sebeplere örnek olarak sayılmış, etkili bir uyum programının bulunmasını hafifleştirici unsur olarak kabul edilmiştir. Bribery Act kapsamında ise uyum programının varlığı, rüşvetin önlenemediği durumlarda kurumların kendilerini savunurken kullanabileceği bir argüman olarak çıkmaktadır.

Türkiye’de ise özel olarak düzenlenmiş bir kanun bulunmasa bile yolsuzluk kapsamında değerlendirilen suçların, Türk Ceza Kanunu’nda (“TCK”) ve ilgili diğer kanunlarda düzenlendiğini görmekteyiz. Zimmet, irtikâp, rüşvet, görevi kötüye kullanma, güveni kötüye kullanma, ihaleye ve edimin ifasına fesat karıştırma, suç gelirlerinin (kara paranın) aklanması, dolandırıcılık, hileli iflâs, sahtecilik suçlarının TCK’da tanımları yapılmış ve her suç ve varsa nitelikli halleri için farklı cezalar öngörülmüştür. Bunlara ek olarak yolsuzluk kapsamında yer alan düzenlemelere Bankacılık Kanunu, Sermaye Piyasası Kanunu, Vergi Usul Kanunu, Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun, Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu, Mal Bildiriminde Bulunulması Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu, Sigorta Kanunu, Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu gibi özel kanunlarda düzenlenen suç ve kabahatler sayılabilir.

Dünya genelinde, yolsuzluk algısının hukuki sonuçlarının yanı sıra özellikle itibar konusunda da sonuçlar doğurduğunu söylemek mümkündür. Günümüzde yatırım öncesi risk değerlendirme kriterleri arasında üst sıralarda yer alan şirket itibarı, yolsuzluk nedeniyle zarar gördüğünde şirketin tekrar aynı değere ulaşması uzun zaman alacaktır. Amerikalı iş adamı Warren Buffett da “İtibarı oluşturmak 20 yıl alır oysa, yıkmak için 5 dakika yeterlidir.” diyerek itibarın önemini açıkça belirtmiştir. İtibar kayıplarının şirketlere manevi zararlar verebilmesine ek olarak sektörel pozisyonunun gerilemesi sebebiyle yatırım alamama, müşterilerin sadakatinin azalması ve nitelikli çalışan bulunamaması gibi maddi zararlara da sebebiyet verebilecektir. Reputation Dividend’ın 2021 yılında İngiltere’de bulunan FTSE 350 şirketleri ve Amerika’da bulunan S&P 500 şirketlerini baz alarak yayımladığı iki rapor itibarin büyük bir finansal varlık olabileceği gözler önüne sermektedir. Amerika Raporu’na göre Nisan 2021 itibariyle, şirket itibarları, yatırım camiasında piyasa değerinin %30'a yakınını desteklemek için yeterli güveni sağlamaktadır. Bu, S&P 500 genelinde 11,2 trilyon ABD Doları hissedar değerine eşittir. İngiltere Raporu’na göre ise FTSE 350 şirketlerinin 2021 sonuçlarıyla ölçülen bireysel itibar varlıkları, bireysel şirketlerin piyasa değerlerinin %56,6'sını oluşturmaktadır. Genel olarak, itibar varlıkları, FTSE endeksinin toplam piyasa kapitalizasyonunun ortalama olarak üçte birinden (%33,8) daha fazla katkıda bulunmuştur. Buna göre itibarın önemli bir kurumsal ve finansal varlık olarak statüsü ve borsa endeksleri üzerindeki etkisi açıkça görülmektedir.

Günümüzde, özellikle rekabetin arttığı sektörlerde Türk şirketlerinin yatırımcılar ve diğer paydaşlar tarafından tercih edilebilmesi ve avantajlı bir konuma gelebilmesi için, şirket yöneticilerinin yolsuzlukla mücadele kapsamında doğru risk değerlendirmeleri yaparak şirket stratejilerini belirlemesi büyük bir önem arz etmektedir. Bu nedenle kanunlara uygun eylemlerin yanı sıra şirket içinde de yolsuzluğun önüne geçmek ve riskleri en aza indirebilmek için çalışmalar yürütülmelidir.

Yolsuzlukla Mücadele Aracı Olarak Uyum Programları

Yolsuzlukla mücadele edebilmek için öncelikli olarak atılması gereken adımlardan biri şirketin etik kültürüyle paralel bir uyum programı oluşturmaktır. Şirketlerde her kademeden çalışanın kolayca ulaşabileceği, etkili ve güncel bir uyum programının varlığı, şirketi yolsuzluk risklerinden koruyabilecek en güçlü araçtır. Uyum programları şirket içinde proaktif ve önleyici yaklaşımların alınmasını destekleyen bir mekanizma işlevi görmektedir. Bu yaklaşımlar sayesinde şirketlerin karşılaşabilecekleri yolsuz eylemlerin sayısı en aza indirgenmekte ve şirketi korumak için devreye sokulacak tüm araçların doğru zamanda kullanılması sağlanmaktadır.

Uyum programları kapsamında hazırlanacak Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele Politikası ve bu politikayla ilişkili diğer politika ile prosedürler, çalışanların pusulası olma görevini yürütecektir. Hazırlanacak metinlerin tam da bu sebeple istisnaya açık olmaması gerekir. Çalışanlar için hazırlanacak materyallerle bu rehberlerde yer alan bilgiler ulaşılabilir kılınmalı, uyum programı kapsamında verilecek eğitimlerle pekiştirilmelidir. Uyum programlarının etkili bir şekilde uygulanabilmesinde üst yönetimin desteği önemlidir. Yöneticilerin herhangi bir suistimale hiçbir şekilde taviz verilmeyeceğini belirtmesi, gerekli disiplin eylemlerini alması ve misilleme karşıtı bir tutum sergilemesi, şirket içinde güven yaratacak ve buna ek olarak risklerin kontrol edilebilmesinde öncül bir rol oynayacaktır.

Bir şirketin karşı karşıya kaldığı yolsuzluk riskleri sadece şirket içinde gerçekleştirilen eylemlerle sınırlı değildir, iş ortaklarının ya da diğer paydaşların faaliyetleri de bu kapsamda değerlendirilir. Bu nedenle uyum programları sadece çalışanları değil iş birliği içerisinde olunan tüm paydaşları kapsamalıdır. Politika ve prosedür yazımı üçüncü tarafların da uygulamaya koyabileceği şekilde yapılmalıdır.  Bunun için çeşitli takip sistemleri devreye alınabilir, düzenli aralıklarla performans ölçümleri yapılabilir. Bir üçüncü taraf ile yürütülecek faaliyet için yolsuzluk değerlendirme anketi hazırlanarak risklerin önüne geçilmesi sağlanabilir.

Sonuç

Günümüzde, büyüklüğü ve faaliyet alanı fark etmeksizin şirketlerin yasal, operasyonel ve itibari risklerden kaçınmak ve için Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele kapsamında etkili bir uyum programı oluşturmaları gerekmektedir. Böylece şirketlerin ulusal ve uluslararası etkiyi haiz cezai yaptırımlarla karşı karşıya kalma riskini azaltacak olan şirketler, yatırımcıların dikkatinin çekilebilmesinde, müşterilerin ve çalışanların sadakatinin sağlanmasında, nitelikli iş gücüne sahip olunabilmesinde ve zararlı dış olaylarla baskılara karşı önemli bir savunma hattı olmasında önemli bir etken olan itibari değerlerini koruyabileceklerdir.

 

Makalenin yazım aşamasındaki destekleri için Özge Keskin'e teşekkür ederiz.